top of page

YATAK ODASINA GİREN TOPLUM: AYLAK ADAM’DA AŞKIN TOPLUMSALLAŞMASI ÜZERİNE

Yusuf Atılgan’ın 1959’da yayımlanan ilk romanı Aylak Adam için çok şey söylendi bugüne kadar. Romanda mühim bir yer tutan “tutamak meselesi” üzerinden Tutunamayanlar’ı hazırlayan düşünsel alt yapının incelenmesi bir yana, “flanör” kavramının modern Türk edebiyatı içerisindeki yeri hakkında da üzerine çok şey söylemiş bir roman Aylak Adam. Dahası, bireyin tek başına kaldığı takdirde sürüp giden düzene başkaldırabileceğini ancak romantik ilişkiler devreye girdiğinde bu başkaldırının sekteye uğrayacağını, Bay C. adlı karakter vasıtasıyla gösteren bir romandır bu.[1] Romandaki Bay C. karakteri bu bağlamda, yaşadığı romantik ilişkilere gerçek aşkı bulmak ve toplumsal dizgenin dayattığı yapmacık davranışlardan “iki kişilik bir sevgi toplumu kurarak” kurtulmak amacıyla başlar (Atılgan, 2017). Ancak C.’nin formüle ettiği bu iki kişilik toplumun sürekli kamusallaşması, yani dışarıdan gelecek müdahalelere açık hale gelmesi, C.’yi önce hayal kırıklığına sonra tekrar aylaklığa sürükler. Böylece aşk, yalnızca iki kişiyi ilgilendiren bir mesele olmaktan çıkıp düzen karşıtı bir eyleme dönüşmektedir Aylak Adam özelinde. C.’nin aşka yüklediği anlam, iki kişinin birbirini sevmesinin ötesinde böylesine yıkıcı bir yapıya bürünür fakat bu düzen karşıtı eylem, yaşanan ilişkilerin iki kişinin tekelinden çıkmasıyla her defasında son bulur. Bu yüzden roman boyunca C.’nin düşlediği yıkıcı etki bir türlü sağlanamamaktadır çünkü iki kişilik sevgi toplumu, bireylerin değil toplumun istediği şekilde işlemek zorundadır.


Bu bireysellik-toplumsallık karşıtlığı, roman boyunca “bir rutine hapsolma” veya “tipiklik” meselesiyle birlikte güçlenen bir çatışma ekseni içerisinde ilerler. C., meslek edindiği aylaklıkla bireyselliğini perçinler. Bu meşgale içinde rutin olan bir şey yoktur. Karakter, anlık verilmiş kararlarla hareket eder durur. Belki de bu yüzden C., roman boyunca anlatıcı tarafından “doğru kişi” olarak nitelendirilen B.’ye ulaşamaz. Doğru zamanda doğru yerde olamadığı veya ona erişse bile onu fark edemediği için bir türlü B.’yi elde edemez. Bununla birlikte C., ne zaman bir romantik ilişkiye yelken açsa, aylaklığının getirdiği bireysellikten ve rastgelelikten mahrum kalarak bir rutine hapsolur. Üniversite öğrencisi Güler ile yaşadığı ilişki sırasında bu böyledir örneğin. Oysa C., Güler’in rutinlerini bozma girişimine çok erken başlar ve ilk diyaloglarında ona “Yarın okulu asar mısın?” diye sorar (Atılgan, 2017, s.77). Ancak C.’nin Güler’i yaşantısından koparıp onu “tutamaksız bırakma” çabası sonuçsuz kalacaktır. Anlatıcı, C.’nin bu durum hakkındaki düşüncelerini ilk olarak şu şekilde aktarır:


“Duvardaki saat doğruysa en çok yirmi bir dakika sonra burada olacaktı. Bugün de vaktinden önce geleceğini sanıyordu. On gündür beş kere bu büyük, çok masalı, kişiliksiz pastanede buluşmuşlar; hep vaktinden önce gelmişti.” (Atılgan, 2017, s.85)


Görüldüğü üzere Bay C, deyim yerindeyse bir çarkın içinde döndüğünü fark etmeye başlar. Buna rağmen Güler’le aynı pastanede hâlâ buluşabiliyor olmasının sebebi, orada çalışan garsonun diğer garsonlara benzememesidir. Bu garsonun diğer garsonlar gibi kibar olmayışı ve iletişimsizliği ilgisini çeker C.’nin:


“Buraya her gelişinde adamın işinden atılmamış olmasına şaşardı. Atılsın, yerine sulu, yılışık, gerçek bir garson gelsin de Güler'le hep bu masada buluşmasınlar istiyordu. Alışmaktan korkuyordu. Böyle giderse bu masa sevgilerinin kutsal yeri olacaktı. Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.” (Atılgan, 2017, s.86)


Bu alıntıdaki son cümleye özellikle dikkat etmek gerekmektedir. Bireyin kendisine değil mekâna göre yaşaması… Görüldüğü gibi C., aşkını bir mekâna ya da toplumsal dizilime uydurmak istememektedir.


Bu görüşleriyle C., Baudelaire’in bilinçsiz şehirli kitleleri tanımlamak için kullandığı “vasat kitle” görüşünü paylaşmaktadır. Baudelaire’e göre vasat kitlenin içindekiler, “nereden ödünç aldıklarını dahi bilmedikleri birtakım fikirlerden kendilerine işlemeyen, çelişik bir sistem kurmuşlardır yalnızca” (Baudelai̇re, 2013). Güler’in de bu vasat kitleden olduğunu hayal kırıklığıyla fark eden C., ondan yavaş yavaş soğur. Tabii bu soğuma sürecinde hâlâ umutludur. Örneğin Güler’le öpüşürken onun dudaklarını ısırdığını söyler Ayşe’ye (Atılgan, 2017, s.137). Bu ısırma refleksi, C.’nin Güler’i öğrendiği toplumsal normlardan çekip çıkarma çabası olarak okunabilir. Çünkü halihazırda evli olmayan çiftlerin öpüşmesine ayıp gözüyle bakılırken C.’nin cinselliğe ve sevgiye şedit bir yerden yaklaşması, onun mevcut düzeni yıkma çabasıyla paralel ilerlemektedir. Dahası, bir başka örnekte Güler ona “Benim deli sevgilim!” derken C., “Sen niye akıllısın sanki?” der içinden (Atılgan, 2017, s.88). Neden birlikte deli olamadıkları C.’nin kafasını kurcalar. C.’nin bu tutumu, toplumun normal olandan uzaklaşmış olan her şeyi deliliğe yakın görmesinin bir eleştirisidir.


C.’nin bu eleştirisi, anlatı içerisinde Güler’in mektuplaşmalarının okuyucuya sunulması yoluyla devam eder. Örneğin, B.’nin mektubuna verdiği cevaplardan birinde Güler şöyle der: ‘Kasabada deniz olmayışı hoşuma gidiyor.’ demişsin, orasını anlayamadım” (Atılgan, 2017, s.97). Oysa hiç de anlaşılmaz bir şey değildir bu. B., deniz olmaması hoşuma gidiyor, diyerek şahsi fikrini belirtmektedir fakat Güler bunda şaşıracak bir şey bulur çünkü denize uzak bir mekânın sevilebilecek bir yer olmadığı zihnine kodlanmıştır. Aynı mektuptan bir başka örnekte bu kez C.’nin anlaşılmaz bir yönü olduğundan yakınan Güler, C. hakkında “Nasıl olur da insan bir evi iki çocuğu olsun istemez,” der (Atılgan, 2017, s.97). İncelendiği üzere romanda Güler’in hem B.’yi hem de C.’yi tam olarak anlayamadığı okuyucuya tekrar tekrar gösterilir. Sonuç olarak Güler’in tipik olana yatkınlığı ve kendisinin sandığı basmakalıp arzuları, C.’yi ilişki hakkında sürekli olarak kuşkuya düşürür ve ilişkileri sona erer.


Güler’in ardından Ayşe ile C. arasındaki ilişkiyi izleriz. Burada rutinlere hapsolma meselesinin yanında aşkın kamusal karakteri ile ilişkiyi yaşayan bireylerin çatışması, Güler’le yaşanan ilişkiye nazaran daha belirgin bir biçimde verilir. Öncelikle Ayşe ve C.’nin tatile başlarken nerede konakladıklarına bakmak isabetli olacaktır. C. bir yazlık dairede tek başına yaşar ve bu onun bireyselliğini perçinler. Oysa Ayşe, bu dairenin karşısındaki pansiyonda konaklamaktadır. Dahası, her ne kadar Ayşe yetişkin bir birey de olsa, ailesinin yokluğunda kendisine göz kulak olma misyonu edinmiş bireylerle çevrilmiştir. Bir başka mühim nokta, bu daire ile pansiyonun aynı kişiye ait olmasıdır. Bu durumu, bireysellikle toplumsallığın ne kadar ince bir çizgi ile birbirinden ayrıldığını gösteren bir örnek olarak okuyabiliriz. Bununla birlikte Yusuf Atılgan, aynı toplumsal dizge içinde yer almakla aynı ev sahibinin altında kiracı olmayı birbirine yaklaştırmış olur. Ayşe’yi bu dizge içinde C.’ye göre daha kamusal bir alana yerleştirir. Ayşe ve C., romanın başında bitirmiş oldukları ilişkilerine işte böyle bir dizge içerisinde yeniden başlarlar.


Güler’le olan ilişkisinin de ötesine geçen C., Ayşe’yi daha sık görebilmek için onun kaldığı pansiyonda yemek yemeyi kabul eder. Roman boyunca lokantalarda, pastanelerde veya meyhanelerde beslenen biri için bu büyük bir adımdır. Flanörlüğün aşk için rafa kaldırılışıdır belki de:


“Sağanak gecesinden önce birisi ona, yakında yemeklerini Bayan Naciye'nin pansiyonunda yiyeceğini söyleseydi gülerdi. Lokantalardan birine ‘müşteri’ olmayı bile düşünebilirdi de bu aklına gelmezdi. Ama oldu. İki haftadır geniş salondaki yemek masasında, Naciye ablanın ‘misafir’leri arasında -artık Ayşe gibi Naciye abla diyordu- onun da bir ‘yer’i vardı.” (Atılgan, 2017, ss.128-129)


Naciye Hanım’ın misafirlerinden biri olmak, C. için adeta üzerinde etiketle dolaşmak gibidir. Tekrarlamak gerekirse, uzun yürüyüşleri takip eden restoran ve pastane sekansları, romanda C.’nin tekrarlanan, rutin haline gelen durumlardan kendini kurtarma çabasını göstermek amacıyla kullanılmıştır. Belli bir bağlama, belli bir isimlendirilmeyle- “Naciye Hanım’ın misafirleri” şeklinde- sabitlenmek onu rahatsız eder. Flanörün bir hedefe bağlı kalmaksızın yürüyüşü ve nerede yemek yiyeceğinin belli olmaması ile pansiyonun kaçta yemek yeneceğini belirleyen yapısı tezat oluşturmaktadır.


Pansiyonda yenen bu yemeklerde C.’nin rahat durmayacağı kesindir elbette. C.’nin masadakilerle çatışan fikirleri, Ayşe ile C.’yi uyumsuz bir ikili yapacaktır ve sonuçta ikisinin pansiyonda yemek yemeleri istenmeyecektir. Burada önemli olan nokta, C.’nin bu masadaki diğer insanlar hakkındaki olumsuz düşüncelerini muhafaza etmesine rağmen topluluk içine karışmak için çaba gösteriyor olmasıdır. Örneğin bu konu özelinde Ayşe, “Bu akşam yemekte onlarla tartışmadın,” der (Atılgan, 2017, s.140). Bu süreçte masadakilerle fikri anlamda uyuşmadığını anlayan C., tartışmalardan kendini soyutlamıştır. Çünkü diğerlerine kendini açtığı her saniye, kendisinin ve Ayşe’nin dışlanacağının farkındadır. Bu çabaya rağmen Ayşe’ye sofradakiler tarafından gelen uyarıların ardı arkası kesilmez.


Bu uyarılara ek olarak, Ayşe de C.’nin “normal” olmadığını kabul etmektedir. Mesela “Normal bir insan değil, korkmuyor musun ondan?” diye soran mühendise, “Hayır, seviyorum. Normal insanlardan korkarım ben.” diye cevap verir (Atılgan, 2017, s.144). Anlatı içinde Ayşe’nin iç dünyasının ayrıntılı biçimde aktarıldığı günlükler vasıtasıyla C.’nin dışarıdan nasıl göründüğünü görme fırsatı da yakalar okuyucu. Romanın bu parçalı yapısı ve çoklu bakış açılarına yer verme çabası içinde kuruluşu bu açıdan önemlidir. “Başkalarından ayrıldı mı neden böyle seviniyor,” der Ayşe günlüğünde (Atılgan, 2017, s.145). Böylece, C.’nin roman boyunca gösterdiği davranış biçimini kısacık bir cümleyle açık ediverir. Dahası, kıyıda C. ile otururken C.’nin ona “kuyara” ve “adako” adını verdiği iki yaşam biçiminden bahsettiğini söyler. Bunlar “Kumda Yatma Rahatlığı” ve “Ağaç Dalı Kompleksi”nin kısaltmalarıdır. C. bu kavramsal dizge içerisinde kendisini ağacın kökünden kaçıp özgürleşmeye çalışan bir dala benzetirken Ayşe ve diğer kadınların da çoğunlukla “Kumda Yatma Rahatlığı”na yani “alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlık”a sahip olma çabası içinde bulunduğunu belirtir (Atılgan, 2017, ss. 157-158). Böylece roman boyu yaşadığı ilişkilerde neden dikiş tutturamadığının gerekçesini C.’nin ağzından duymuş oluruz.


Peki, gerçekten de bu ilişkilerin devam edememesindeki tek suçlu C.’den başka herkes midir? Bana kalırsa bu noktada C.’nin annesizliği, teyzesine atfettiği değer ve baba nefreti üzerinde durmak gerekir. C.’nin kurulu düzenle çatışma sebeplerini burada bulmak mümkün gözükmektedir. Asya Yüce, bu kurulu düzenle çatışma halini açıklamak noktasında “C.’nin babası ne yaptıysa tam tersini yapmaya çalıştığını çünkü babasının ona para, güç, iktidar, menfaat, yaşamdan zevk alma gibi değerleri aktaramadığını” söyler. Karakterin bu yüzden “yarıda kalmış bir toplumsallaşma sürecine sahip olduğunu” ekler (Yüce, 2021). Dolayısıyla C., toplumda ne görse gözlemleyip eleştiren bir pozisyon almıştır kendine. Çünkü birtakım kavramların varlığına inandırılacak şekilde büyütülmemiştir babası tarafından. Böylece her gördüğü hareketten bir mana çıkaran, insanlara roller uyduran bir karakter çıkmıştır ortaya. Teyzesinden gördüğünü düşündüğü gerçek sevginin arayışını da bu gözlemleme pratiği vasıtasıyla gerçekleştirir.


Bununla birlikte C.’nin aradığı kadını kafasında hâlihazırda kurduğunu da görmekteyiz. Zeynep Uysal’a göre C.’nin anlatıcı rolünde olduğu ilk bölüm “C.’nin öznelik halini yani dünyayı kendi gerçekliğine göre algılayıp kuran kişiliğini” ön plana çıkarmasıdır (Uysal, 2017). O halde roman, her şeyin kontrolünü zihinsel bir süreçle elinde tutabileceğini sanan bir adam olan C.’nin hayal kırıklıkları olarak okunabilmektedir. Bay C; aşkın, iki kişilik sevgi toplumunun kamusallaşmasına engel olamayan biri haline gelir.  Yani sevişmek için yatağa Güler’le, Ayşe ile veya romanın sonlarına doğru birkaç cümlede geçiştirilen Sacide ile girdiğinde, partnerlerinin iliklerine kadar başkalarının varlığını hissetmelerine, perdeyi veya kapıyı çekmek istemelerine anlam veremez ve bu duruma engel olamaz. Onları “tutamaksız” bireyler olarak hayal etmekle başlayan süreç, kendisinin “tutamaksız” oluşunu anlamakla son bulur. Böylece bitmek bilmeyen bir gözlemleme ve yürüyüş başlar yeniden. Yani bireysel hikâye kurgulama sürecinin C.’yi en şahsi anda dahi toplumsallaşan romantik ilişkiler yaşamaya götürmesi bu bağlamda büyük bir ironidir.


Kısacası Yusuf Atılgan’ın ilk romanı Aylak Adam için bireysel olanla toplumsal olanın her saniye çatıştığı bir anlatıdır diyebiliriz. Sorunları olan bir adamın sorunsuz bir aşk istemesindeki çelişkinin yanında, toplumsal düzenin iki kişilik ilişkilere nasıl müdahil olduğunu gösteren bir yapıttır bu. Bu bağlamda, aşkı bireysel bir ilişki düzlemi olarak ele almayı önceleyen anlayışa karşı nitelikli bir cevap olarak Aylak Adam’ı pekâlâ okuyabiliriz gibi gözükmektedir.  Bu tarz bir okuma, aşkın edebi ortamdaki temsilini daha berrak biçimde görmemizi sağlayacağı gibi, yaşantımızı esir almış alışkanlıkları sorgulamamız hususunda da şüphesiz bizi aydınlatacaktır.

 

KAYNAKÇA:

1.     Atılgan, Y. (2017). Aylak adam. Can Yayınları.

2.     Baudelaire, C. (2013). 1846 salonu. A. Berktay (Çev.), Modern hayatın ressamı içinde. İletişim Yayınları.

3.     Uysal, Z. (2017, Haziran). İhtimalin kaybolduğu anda Yusuf Atılgan edebiyatı. K24. https://t24.com.tr/k24/yazi/aylak-adam,1250

4.     Yüce, A. (2021, Mart). “Aylak Adam” C. karakterine bütünsel bir yaklaşım. Söylenti Dergi. https://www.soylentidergi.com/aylak-adam-c-karakterine-butunsel-bir-yaklasim/

 


[1] Bu noktada anlatıcı tarafından sürekli B. adlı genç kızın C. için doğru kişi olduğu okuyucuya söylenip durulur elbette. Ancak B. ile C. arasında anlatı içerisinde romantik bir ilişki göremediğimiz için C.’nin deyimiyle “iki kişilik sevgi toplumu” şeklinde yapılandırılan ilişkilerin öyle ya da böyle çökmeye mahkûm olduğu sonucuna varabiliriz.

Son Yazılar

Hepsini Gör
Engin Türkgeldi - Söyleşi

Yazın dünyanızı besleyen kaynaklar nelerdir, biraz bahsedebilir misiniz? Bana alıştığımdan, kanıksadığımdan farklı bir fikri, hissi, durumu gösteren her şey beni besliyor diyebilirim. Böyle bir uya

 
 
p e m b e g ö l d e k a r a b a t a k

and then i feel the life deeply with a quite real way, while i am standing right in front of him' p e m b e g ö l d e k a r a b a t a k belki bir esinti, belki pembe gölde bir karabatak beni ismine

 
 
Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon
bottom of page